top of page

Sarsılan Merkez, Çözülen Çevre: Kopenhag Basınında Osmanlı Panoraması (28 Mayıs 1770)

Yazarın fotoğrafı: Bilgi G. Gülgeç
Bilgi G. Gülgeç
31 Oca
14 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 1 gün önce

Kiøbenhavnske Tidender gazetesi 28 Mayıs 1770 nüshasının kapak logosu ve künyesi (Danimarka Kraliyet Kütüphanesi, Aarhus)
Kiøbenhavnske Tidender gazetesi 28 Mayıs 1770 nüshasının kapak logosu ve künyesi (Danimarka Kraliyet Kütüphanesi, Aarhus)

 

Tek bir gazete nüshası ne kadar çok şey anlatabilir? Hele ki on sayfalık hacminin hepi topu dördünü havadislere, kalanını yerel ilanlara ve resmî duyurulara ayırmış bir gazeteden bahsediyorsak… Günümüzden bakıldığında hayli primitif görünecek bir dünyanın gerçekliğinde, 18. yüzyılın imkân, teknik ve teamülleriyle çıkan, kıta Avrupa’sının periferisinde kalan bir coğrafyada basımı yapılan bir matbuat iki bin küsur km ötedeki bir imparatorluk hakkında gerçekten ne söyleyebilir? Ya da bir şey söyleyebilir mi? 1770 yılının baharında eline Kiøbenhavnske Tidender (Kopenhag Zamanları) gazetesini alan bir Danimarkalı için sorunun yanıtı oldukça açıktır: yangınlar ve kargaşalarla çatırdayan bir payitaht ve sınır kontrolünü kaybetmiş bir devlet.


İşte bu tablonun somut izlerini, söz konusu gazetenin elimizdeki tek bir sayfasında bile adım adım takip etmek mümkündür. Nitekim matbuatın 28 Mayıs neşirli nüshasına bakıldığında, haberlerin kahır ekseriyetinin Türklerle ilgili olduğu görülecektir; hatta başlangıç yerini bile İstanbul’daki bir yangın haberi doldurmaktadır:


Nisan’ın 18’i, İstanbul


Bu ayın [Nisan] 14'ünde, gece saat 11 sularında, Salıpazarı ve Fındıklı banliyölerinde çıkan yangın 12 saat içinde yaklaşık 3.000 evi küle çevirdi. Ayrıca Kayıkhane denilen yere de sıçrayan yangın orada bulunan 400'den fazla kayık ve yolcu teknesini de yok etti.


Devamındaki havadiste ise konu asker firarileri ve çıkarttıkları taşkınlıklar:


Ordudan firar ederek buraya [İstanbul’a] gelen yaklaşık 12.000 kişi, Galata semtinde çok büyük taşkınlık yarattı. İlaveten, firariler kendilerini tekrar cepheye döndürmek için iknaya uğraşan eşlerine şiddet uygulamaktan dahi kaçınmadı. Durumu kontrol altına almak amacıyla binlerce kişilik Saray Muhafız Birliği bölgeye sevk edildi.


Kiøbenhavnske Tidender gazetesi 28 Mayıs 1770 nüshasının ilk sayfası
Görsel 1: Gazetenin ilk sayfası

Başkentte peş peşe yaşanan bu krizler, kamuoyuna sunulan Osmanlı tablosunun ilk kesitidir. Ancak diğer havadislere geçmeden önce, bizi bu haberlerle buluşturan mecraya bir parantez açmak gerekir. Nitekim kaynağın yapısı ve yayın imkânları, aktarılan bilginin sınırlarını da belirler. Bu bakımdan, detaylara girmeden önce gazete hakkında teknik ve kurumsal malumatı paylaşmak yerinde olacaktır.


Periferide Bir Matbuat: Kiøbenhavnske Tidender


Kiøbenhavnske Tidender (günümüzdeki adıyla Berlingske), Johan Christian ve Georg Christopher Berling kardeşler tarafından yayımlanan, dönemin en nüfuzlu ve ticari açıdan en güçlü yayın organıdır.[1] Gazetenin baskıları ahşap el preslerinde, el ile dizilen hareketli metal harflerle; haftada iki gün, genellikle 8 sayfa, çift sütun halinde (bkz. Görsel 1) ve günümüzün A4 boyutuna yakın bir ebatta yapılmaktadır.[2] Haber akışı, Avrupa posta ağlarından 10 gün ila 6 haftalık gecikmelerle derlenen dış haberlerle başlamakta, ardından yerel haberler ve ilanlar ile devam etmektedir.[3] Logosunda kraliyet armasını sergileyen gazete, bu yolla monarşiye sadakatini, meşruiyetini ve resmî duyuru basma yetkisini kamusal alanda vurgulamış; nitekim Danimarka Krallığı posta ağı üzerinden dağıtılma imtiyazına sahip tek yayın olduğu bilgisine de başlığında yer vermiştir. Bu dağıtım imtiyazı ve resmî duyuru tekeli sayesinde 2.000 ila 3.000 civarında resmî aboneye ulaşan gazete, kahvehanelerde ve okuma kulüplerinde tek nüshanın elden ele okunmasıyla kent burjuvazisi ve kamuoyu üzerinde nicel tirajının çok ötesinde bir etki alanı kurmuştur.[4] Haber başlıkları yalnızca haberin gönderildiği şehrin veya ülkenin adından (örneğin Constantinopel, Wien, Paris) ibarettir; bunlar, kent adlarının yanında haberin çıktığı tarih belirtilerek sıralanır. Haberler gazeteci yorumu, röportaj veya eleştiri içermez. Metinler oldukça kısa, nesnel ve bülten tarzındadır. Yayıncı, okuyucunun Avrupa diplomasisi ve siyaseti hakkında temel düzeyde ön bilgiye sahip olduğunu varsayarak bilgileri ham aktarır. Dediğimiz gibi, günümüz habercilik standartlarının ve yayıncılık pratiklerinin henüz oluşmadığı bir dönem.


Bununla birlikte gazete, yüksek siyaset ve savaş bültenlerinin yanı sıra dönemin kentli okuyucusunun ilgisini çekecek magazinel ayrıntıları ve doğa olaylarını sunmaktan da geri kalmaz. Nitekim incelenen nüshada, Fransa Kralı XV. Louis’in kızı Prenses Louise’nin sarayı terk edip manastır hayatına geçmesi ve rahibe olması, Mayıs ayına girilmesine rağmen Baltık sahillerinde buzların hâlâ çözülmediği ya da Fransa’daki sel felaketinde 3.000 kişinin hayatını kaybettiği bilgisi gibi dönemin trajik gelişmelerine ve gündelik meraklarına hitap eden beşerî enstantanelere de yer verilmiştir. Bunların yanında gazetenin arka sayfalarını kaplayan geniş ilan sütunları da dönemin sosyal ve iktisadi hayatına ışık tutar. Limana yeni yanaşan gemilerden indirilen egzotik sömürge mallarının satışları, açık artırmaya çıkarılan mülkler, kayıp eşyalar ve tiyatro duyurularının yer aldığı bu ilanlar, Kopenhag burjuvazisinin tüketim alışkanlıklarını sergilediği gibi; gazetenin nicel tirajının çok ötesinde ticari bir bilgi ağı ve kamusal iletişim platformu işlevi gördüğünü de belgelemektedir. Sözgelimi Hirschholm kontluğuna bağlı Høsterkøb köyü ortak merasından Tor Rasmus Hansen’in kaybolan ineği için verilen duyuru (bkz. Görsel 2), bu kamu ağının ne denli somut işlediğinin tipik bir örneğidir: İlanda, hayvanın kaybolduğu tarihten (16 Mayıs) coğrafi konumuna; yüzündeki siyah lekelere, asimetrik boynuzlarına ve beyaz memesi üzerindeki dört siyah meme ucuna (hvidt Yver med 4 sorte Patter) varana dek yapılan titiz "eşkal" tanımı dikkat çeker. Bilginin doğrudan bölge idare amirliğine ulaştırılması hâlinde haber masraflarının karşılanacağı ve bir nakit ödülün ödeneceğinin taahhüt edilmesi, gazetenin mülkiyet takibi, yerel bürokrasi ve kent-kır ilişkilerini belgeleyen özgün bir mikro-tarih mecrasına dönüştüğünün göstergesidir.


Kiøbenhavnske Tidender gazetesinin 28 Mayıs 1770 nüshasında yer alan Tor Rasmus Hansen’in kaybolan ineği için verilen resmi duyuru
Görsel 2: Gazetede Tor Rasmus Hansen’in kaybolan ineği için verilen resmi duyuru (s. 9)

Gerek Avrupa diplomasi bültenleri gerekse gündelik kent hayatına dair bu geniş yelpaze, gazete tanıklığının sınırlarını ve niteliğini belirleyen ana çerçeveyi çizer. Nitekim gazetenin ön sayfasında karşılaştığımız o ilk haber, yani Fındıklı yangını, Osmanlı tarihçiliği açısından tam da bu sınırların ve imkânların sınandığı somut bir örnek sunar: Çünkü Danimarka matbuatının detaylarıyla ilk sayfadan duyurduğu bu felaket, Osmanlı yangınları üzerine yapılan temel çalışmalarda kendine pek yer bulamamıştır.[5] Aynı şekilde İstanbul İtfaiyesi’nin 1510’dan 2000 yılına kadar uzanan resmî yangın kronolojisinde de bu felakete rastlanmamaktadır;[6] hadise ya kayda değer görülmemiş ya da arşiv kayıtları arasında gözden kaçmıştır. Bu felakete dair izlere -tespit edebildiğimiz kadarıyla- dönemin kroniklerinden yalnızca Şem’dânîzâde Süleyman Efendi’nin eserinde rastlanır:[7]


Hakk budur ki, şâyeste-i tahsin olan eyyâmdan bir gün görüldü. Ve Zi’l-hicce'nin on yedinci gece [13 Nisan 1770], sâ'at beşde Top-hâne’de Çöpcü-limanı’ndan zuhur eden harîk, Fındıklı’ya varınca beş sâ’at mümted olup, Cihangir Câmi’i ile sevâhil ve mâ-beyne-hümâ arsa-i hâliye oldu.

 

Vakanüvisin Tophane Çöpçü Limanı'ndan başlayıp Cihangir ve Fındıklı kıyısını küle çevirdiğini belirttiği bu "Büyük Fındıklı Yangını" (Harîk-ı Kebîr-i Fındıklı), Kopenhag gazetesinde verilen bilgilerle birebir örtüşmektedir. Dönem şartları ve takvim farklılıkları hesaba katıldığında haberdeki bir günlük kayma hayli doğaldır. Ancak asıl dikkat çekici husus, Danca gazetenin Osmanlı kroniğine kıyasla 3.000 ev ve 400 kayık/tekne gibi nicel detayları vererek felaketin bilançosuna dair çok daha ayrıntılı bir veri sunmasıdır.


Girişte aktarılan yangın havadisinin hemen ardına eklenen ikinci kriz, yani ordudan kaçan 12.000 firarinin Galata'daki taşkınlıkları ise payitahtın asayiş ve ordu düzenindeki çözülüşünü doğrudan gözler önüne serer. Firarilerin kendilerini tekrar cepheye döndürmeye çalışan eşlerine şiddet uygulaması ve kargaşayı bastırmak için Saray Muhafız Birliği'nin (den Kayserl. Livvagt) bölgeye sevk edilmesi, 1768-1774 Rus Savaşı'nın cephe gerisindeki toplumsal ve askerî kırılmayı anlamak açısından son derece somut bir kesit sunmaktadır.


Başkentin bu iki felaketi aslında Bâbıâli’nin aynı anlarda yaşadığı çok katmanlı krizin ilk perdesidir. Nitekim haber bülteninin ilerleyen sütunlarında odak noktası, başkentin iç kargaşasından Akdeniz'e ve Anadolu eyaletlerindeki hareketliliğe kayar. Napoli mahreçli haber şu şekildedir:


Nisan’ın 24’ü, Napoli


Smyrna’dan (İzmir) gelen bazı haberlere itimat edilecek olursa; Ermenistan’da ve Ağrı Dağı çevresinde Türklere karşı genel bir ayaklanma yaşanmaktadır. Benzer bir durumun Filistin'in yanı sıra Anadolu’daki Tokat ve Efes bölgelerinde de hüküm sürdüğü söyleniyor. Bu haberler teyide muhtaç olsa da her halükârda Türk İmparatorluğu'nu büyük bir değişimin beklediği açıkça görülmekte.


Her ne kadar Kopenhag basınının doğrulanmamış haberlere karşı takındığı mesafeli ve ihtiyatlı yayın tutumu bültende kendini gösterse de İzmir üzerinden gelen istihbarata dayandırılan Napoli mahreçli haber bu lokal huzursuzluk haberlerini aktarmakla kalmayıp dönemin Avrupa kamuoyundaki beklentiyi özetleyen şu çarpıcı tespiti eklemekten de geri kalmamıştır: “… her halükârda Türk İmparatorluğu'nu büyük bir değişimin beklediği açıkça görülmekte.”


Napoli’den yansıyan kriz beklentisinin hemen ardından gelen Roma mahreçli bülten, Akdeniz’deki toplumsal sadakatlere ve başkent hakkında Avrupa'da dolaşan şayialara odaklanır:


Nisan’ın 25’i, Roma


... Venedik egemenliği altındaki Rumların da Porten’e* (Bâbıâli) bağlı olanlar gibi Rus tarafını tuttuğu açıkça görülmektedir. Öte yandan İstanbul’da Rumlara yönelik büyük bir katliam yapıldığına dair söylentiler henüz doğrulanmamıştır...


Danca bültene yansıyan bu ifadeler, savaşın yarattığı taraflaşmanın sadece Osmanlı tebaasıyla sınırlı kalmayıp tarafsız Venedik idaresindeki Rum nüfusa da sirayet ettiğini gösterir. Buna karşın gazetenin haberin sonuna eklediği "söylentiler henüz doğrulanmamıştır" şerhi, Batı merkezlerinde Osmanlı aleyhine üretilen savaş dezenformasyonuna karşı gazetenin takındığı mesafeyi bir kez daha göstermesi bakımından dikkat çekicidir.


Hemen ardından gelen Ancona bülteni ise, Rus askerî tehdidinin Akdeniz’de somutlaşması üzerine Bâbıâli’nin başkenti korumak adına içine girdiği panik seviyesindeki güvenlik arayışlarını kayda geçirir:


Nisan’ın 28’i, Ancona


...Türkler, Rusların İstanbul’a giden yolunu kapatmak amacıyla Çanakkale Boğazı’ndaki bir kaleden diğerine dev bir zincir germek ve yanına ağır topçu gemileri konuşlandırmak istemektedir.


Rus donanmasının Baltıklardan gelip Ege’ye inmesi ve Mora’da patlak veren isyan dalgası, Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki hâkimiyetini doğrudan tehdit etmektedir. Rus donanmasının Boğazlar üzerinden İstanbul’a yürüyeceği korkusu, Bâbıâli’yi Çanakkale Boğazı’na devasa bir zincir germe ve hattı ağır kule toplarıyla donatılmış gemilerle destekleme düşüncesine sevk etmiştir. Gazetenin aktardığı bu detay, İmparatorluk’un hissettiği varoluşsal tehdidin boyutunu ve payitahtı koruma adına masaya yatırılan radikal savunma niyetini kayda geçirir.


Denizlerdeki bu varoluşsal kaygı sürerken, hemen ardından gelen Venedik mahreçli bülten ise dikkatleri Bâbıâli'nin Adriyatik ve Karadağ sınırındaki kara hattında yaşadığı güvenlik krizine çeker:


Mayıs’ın 5’i, Venedik


… Bosna’dan gelen önemli bir Türk yetkili, Karadağlıların askeri hareketliliğinden büyük bir korku duyduğunu açıkça göstermektedir (…) Padişahın [III. Mustafa, bkz. Görsel 3], Karadağlıların bir saldırı yapmasını beklemeden, onlar tarafından gelen en ufak bir düşmanca hareket fark edilir edilmez derhal üzerlerine yürünmesi, herkesin kılıçtan geçirilmesi ve topraklarının yerle bir edilmesi yönünde kesin emirler verdiğini belirtmiştir.


Venedik mahreçli bu bülten, merkezin Balkan sınırında hissettiği kırılganlığı ve bunun yol açtığı sert idari refleksleri gözler önüne serer.


Padişah III. Mustafa'nın (1757-1774) Kopenhag, Davids Samling Sanat Müzesi'ndeki (env. no: 36/1977) minyatürü. Foto: Pernille Klemp
Görsel 3: Padişah III. Mustafa (1757-1774) [Davids Samling Sanat Müzesi'nin izniyle, env. no: 36/1977] Foto: Pernille Klemp

Ardından gazetede yer alan İtalya (6 Mayıs) ve Paris (11 Mayıs) mahreçli haberler, krizin Akdeniz'deki askerî ve ticari boyutunu doğrudan Bâbıâli odağında tamamlar. İtalya sınırından aktarılan istihbarat, bir Türk ordusunun Korinth bölgesine doğru harekete geçtiğini ve Rusların bu ilerleyişi kesmek için Aegina (Enghia) Körfezi’ne yerleşmeye çalıştığını bildirirken; Paris bülteni ise, Doğu Akdeniz’deki savaş durumunun Batı sermayesi üzerindeki doğrudan yansımasını kayda geçirir. Nitekim Marsilyalı ve İtalyan tüccarlar, Rusların Doğu Akdeniz ilerleyişinden son derece tedirgindir. Danca metnin aktardığına göre Batılı tüccarların asıl korkusu, İstanbul’da Rumlara yönelik olası bir katliam yaşanması halinde, bölgedeki tüccarlara kredi usulüyle sattıkları malların bedelini tahsil edemeyerek devasa bir zararla karşı karşıya kalma riskidir.[8]


1616'da basılan Hollanda Taleri, diğer adıyla Aslanlı Taler
Görsel 4: Hollanda Taleri, diğer adıyla Aslanlı Taler (Leeuwendaalder) Kaynak: Voogt, 1874, Levha XI, no: 167 (Teferruat için bkz. not [10])

Haber akışı gazetenin son sütunlarında Balkanlar ve Tuna cephesine kaydığında ise Kamaniçe mahreçli haber, Bâbıâli'nin karadaki askerî durumuna dair en somut ve kanlı bilançoyu kayda geçirir:


Mayıs’ın 16’sı, Kamaniçe†


Gerek Kamaniçe’den gerekse doğrudan Rus Ordusu’ndan alınan raporlara göre 20.000 kişilik bir Türk birliğinin, Bükreş civarında konuşlanan General v. Stoffeln’e saldırmak amacıyla Tuna’yı geçtiği; ancak durumu önceden haber alan Generalin Türklere ansızın saldırarak onları bozguna uğrattığı bildirilmektedir. 3.000 Türk askerinin hayatını kaybettiği, çok sayıda esir ile tüm top, bayrak ve mühimmatın Rusların eline geçtiği aktarılmaktadır (...) Öte yandan Mora’dan gelen haberler, içerisinde 50.000 Aslanlı Taler bulunan bir Türk harp gemisinin Ruslar tarafından ele geçirilip batırıldığını kaydetmektedir.


Burada bir parantez açmak gerekiyor: Zira makalenin başından beri ele alınan hadiseler 1770 baharına, yani 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ortasına tarihlenmektedir ve haberde adı geçen Mora, savaşın bu evresinde kritik bir cephedir. Yukarıda da kısaca değinildiği üzere Ruslar, Mora'daki Rumları isyana teşvik ederek Osmanlı'yı çok cepheli savaşmaya zorlamış; Bâbıâli de isyanı bastırmak için karadan ve denizden takviye birlikler sevk etmiştir. Nitekim Şem'dânîzâde'nin aktardığına göre, Mora savunmasını desteklemek amacıyla İskenderiye‡ Mutasarrıfı Mehmed Paşa'ya gönderilen bir fermanla Ülgün ve Bar limanlarından (Karadağ) toplanan denizci askerler 10 gemiye yüklenmiş; bu askerlerin masrafları için gemi başına 5'er kese akçe ulufe ile 1.000'er kuruş yiyecek bedeli (toplam 70 kese tahsisat) sevk edilmiş; bu 10 gemilik takviye kuvveti Mora sularına yönlendirilmiştir.[9] Bu tablo, Danca haberde batırıldığı bildirilen gemideki 50.000 Aslanlı Taler’in fiktif bir rakam olmadığını, Karadağ takviye örneğinde görüldüğü üzere cepheye sevk edilen somut bir "birlik sefer bütçesi" olabileceğini düşündürmektedir. Ne var ki Osmanlı kroniklerinde bu batırılan gemiden bahsedilmiyor. Haberin tarihsel güvenilirliğini az sonra ayrıca tartışmak kaydıyla, bu hadisenin asıl kıymeti harbiyesi geminin taşıdığı yüklü miktardaki nakit paradır.


III. Mustafa devrine ait bir Osmanlı Kuruşu (1757)
Görsel 5: III. Mustafa devrine ait bir Osmanlı Kuruşu (1757) Eskiz: Marsden, 1823, levha XXVI, no: CCCCXCI (Teferruat için bkz. not [10])

Ancak bu meblağın günümüz okuru için ne anlam ifade ettiğini, yani neye karşılık geldiğini tespit etmek göründüğünden çok daha çetrefilli bir iş. Zira gemideki 50.000 Aslanlı Taler’in (Loves Dalere) niteliği belirsiz. Bunlar, Akdeniz ticaretinde ve Osmanlı piyasalarında "aslanlı/esedi guruş" diye anılan Hollanda talerleri mi (bkz. Görsel 4), yoksa Osmanlı Devleti'nin 1690'dan itibaren bastığı kendi kuruşları mı (bkz. Görsel 5)?[10] İlk dönem Osmanlı kuruşlarının gümüş ağırlığı ve değeri Hollanda talerine çok yakın tasarlandığı için, bu yerli sikkeler de literatürde ve Avrupa kaynaklarında aynı adla anılmaktaydı.[11] Akla, bir Osmanlı harp gemisinde neden kendi para birimi yerine başkası kullanılmış olsun sorusu gelebilir; ama iki para biriminin de hem devlet hem halk nezdinde birlikte dolaşımda olduğu düşünülürse bu şaşırtıcı değil. Gemi bir Osmanlı harp gemisi olduğu için biz analizimizi 50.000 Osmanlı Kuruşu varsayımı üzerinden yürütelim. Mamafih burada bir güçlük daha var: paranın adı zaman içinde sabit kalmış olsa da içerdiği gümüşün miktarı ve saflığı sık sık değişmiştir; dolayısıyla sağlıklı bir karşılaştırma için etiketteki değere değil, Şevket Pamuk'un yöntemini izleyerek içindeki net (saf) gümüş miktarına bakmak iyi olabilir. Pamuk'un verilerine göre 1770 civarında (1766–1774) 1 Osmanlı Kuruşu ortalama 11,2 gram saf gümüş içermekte (1766'da 11,5 gram, 1774'te 10,9 gram). Buna göre 50.000 kuruş × 11,2 gram = 560 kg saf gümüşün bulunduğu bir gemiden bahsettiğimizi söyleyebiliriz. Bu miktarı somutlaştırmak adına bir günlük insan emeği iyi bir ölçüt sunar: 1770'te bir amele yevmiyesi 30 akçe idi;[12] yani söz konusu meblağ tek bir amelenin 200.000 günlük -yani yaklaşık 550 yıllık- emeğine karşılık gelmekteydi.[13]

 

Dönelim bu geminin ele geçirilip batırılmasıyla ilgili meseleye. Buraya kadar haberin doğruluğu varsayımından hareketle çıkarımlarda bulunduk. Lakin Osmanlı kroniklerinde ya da diğer kaynaklarda izine rastlanmayan bu hadise, doğal olarak zihinlerde haklı bir şüphe uyandırabilir. Şüphesiz, bir olayın Osmanlı belgelerinde görünmemesi tek başına onun yaşanmadığına delil sayılamayacağı gibi; tek bir gazete haberine dayanarak kesin hükme varmak da yokluktan kanıt türetme (argumentum e silentio) riski barındırır. Ne var ki buradaki yaklaşımımız, bir kaynağın sessizliğine sığınarak spekülasyon üretmek değil; dış kaynağın sunduğu bu somut veriyi dönemin askerî ve iktisadi lojistiğiyle tartıp tarihsel ihtimaller dairesine dahil etmektir. Nitekim haberin ilk bölümünü -yani Kamaniçe ve Rus Ordusu kaynaklı Tuna’da bozguna uğrayan Osmanlı birlikleri havadisini- dönemin vakanüvis kayıtlarından, çok farklı kaynak ve çalışmalardan doğrulayabiliyoruz.[14] Bu durum, gazetenin haber bülteninde tamamen asılsız kurgulara yer vermediğini gösterdiği gibi, metnin editoryal güvenilirliğini tartmak açısından da anahtar bir zemin sunuyor. Satırlar incelendiğinde, gazetenin teyit edilmemiş bilgilere belirgin bir mesafe koyduğu açıkça görülmektedir. Kaynağı şüpheli görülen durumlarda okuyucu, "teyide muhtaçtır" şerhiyle açıkça uyarılmıştır; nitekim hatırlayalım, gerek demin anlattığımız İzmir'den ulaştırılan ayaklanmalar haberinde gerekse İstanbul'da Rumlara yönelik katliam haberinde ve hatta makaleye dahil etmediğimiz Venedik’in Osmanlı’ya saldırı için 30.000 askerlik bir filoyu denize indirdiği haberinde olsun -ki gazete iddianın imkânsızlığını teyit beklemeden bizzat rakamlarla çürütür- bu ihtiyatlı yayın tutumu hep karşımıza çıkar. Dolayısıyla, 50.000 Aslanlı Taler taşıyan Osmanlı gemisi haberinin hiçbir çekince konulmadan, kesin bir dille aktarılmış olması bilginin rastgele bir şayia olma ihtimalini zayıflatan mühim bir işarettir.


Bu durumu linguistik ve askeri mantık açısından da değerlendirmek gerekir. Danca metinde harfiyen “içinde 50.000 aslanlı taler bulunan bir Türk savaş gemisi Ruslar tarafından ele geçirildi ve ardından batırıldı” (et Tyrkisk Krigsskib, hvorpaa vare 50.000 Løves Dalere, er af Russerne erobret og derefter boeret i grund) ifadesi yer alır. Bir bültende soyut bir “hazine” veya yuvarlak bir “yüklü miktar” ifadesi yerine "50.000" gibi spesifik bir rakamın verilmesi -her ne kadar savaş diplomasisinde rakamsal abartılar sık görülse de- Rus birliklerinin gemiye bizzat çıkarak 'kasaya' el koyduğu ve miktarı şifahi ya da yazılı kayda geçirdiği yönünde makul bir emare sunmaktadır. Kaldı ki 50.000 kuruş, az önce bahsedildiği üzere (bkz. dn. [9]), bir filonun ya da takviye birliğinin maaş ve iaşe ikmali için sevk edilen bütçelerle son derece uyumludur. Ele geçirilen bir Osmanlı gemisinin hazinesi boşaltıldıktan sonra batırılmasının da rasyonel askeri gerekçeleri vardır: Ağır bir Osmanlı gemisini yedekte çekmek, Ege sularındaki Rus filosunun hareket kabiliyetini kısıtlar ve onu olası bir Osmanlı karşı saldırısına açık hale getirirdi. Taşınması kolay, değeri yüksek nakit paraya el konulduktan sonra hantal gemiyi batırmak, dönemin deniz savaşlarındaki en pratik ve güvenli askeri hamledir. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde; gazetenin tarafsız yayın tutumu, metnin linguistik detayları ve dönemin askeri-lojistik gerçekleri birleşerek haberin tarihsel güvenilirliğini destekleyen makul birer göstergeye dönüşmektedir.


Tek Bir Nüshadan Kalanlar: Bir Krizin Sismografik Kayıtları


28 Mayıs 1770 tarihli Kiøbenhavnske Tidender nüshası, Bâbıâli’nin sarsılan merkezini ve çözülen çevresini kıta Avrupa’sının periferisindeki bir gazetenin gözünden izleme imkânı sunar. Danca matbuatın sunduğu bu tablo, şüphesiz Osmanlı tarihinin tüm karmaşıklığını tek başına çözme peşinde değildir; ancak Bâbıâli’nin başkent asayişinden eyalet idaresine uzanan kapasite darlığını anlık reflekslerle kaydeden son derece canlı bir sismograf işlevi görür. Bu sismografın kayıtlarında beliren temel yönelim; Ege sularında batan 50.000 kuruşluk ikmal bütçesinden Çanakkale Boğazı’na dair panik savunma tasarılarına kadar gazete sütunlarına yansıyan her bir lokal gelişmenin, Osmanlı idaresini adım adım 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya’ya 7,5 milyon kuruşluk devasa bir savaş tazminatı ödemeyi kabul edeceği o tarihi mali ve siyasi çöküşe doğru ilerlettiğidir.[15] Tek bir gazete nüshasının sunduğu bu tanıklık, birincil kaynakların dar sınırları içinde kalınarak yürütülen mikro-tarihsel okumaların, makro-süreçleri ve devlet krizlerini anlamlandırmada nasıl ufuk açıcı birer parçaya dönüşebileceğini gösterir. Kopenhag gazetesinin sütunlarında beliren bu panorama, uzak bir coğrafyanın haber bültenlerine düşen tanıklıkların, doğru bir tarihsel bağlama oturtulduğunda koca bir imparatorluğun kırılma anlarına dair ne denli berrak ve somut izler taşıyabileceğini gözler önüne sermektedir.



— Bilgi G. Gülgeç




Notlar

[1] Gazete, 3 Ocak 1749'da Kiøbenhavnske Danske Post-Tidender adıyla başladığı yayın hayatını -iki grevi saymazsak- günümüze kadar kesintisiz sürdürmüştür. Bkz. Niels Thomsen and Jette D. Søllinge, De Danske Aviser: 1918-1991 (Odense: Dagspressens Fond, 1991), 3:130.

[2] Chr. Kirchhoff-Larsen, Den Danske Presses Historie: 1749-1827 (København: Ejnar Munksgaards Forlag, 1947), 2:12–13.

[3] P. M. Stolpe, Dagspressen i Danmark: Dens Vilkaar Og Personer Indtil Midten Af Det Attende Aarhundrede (Kjøbenhavn: J. Jørgensen, 1878), 1:216.

[4] Jette D. Søllinge and Niels Thomsen, De Danske Aviser: 1634-1847 (Odense: Dagspressens Fond, 1988), 1:30.

[5] İstanbul’daki yangınlar üzerine yapılan en kapsamlı çalışmalardan biri Cezar’ınki. Burada, Fatih devrinden 1918 yılına kadar olan yangınlar kronolojik olarak detaylandırılmış, fakat listede 1770 yılına ait herhangi bir kayıt yok. Bkz. Mustafa Cezar, Osmanlı Devrinde İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yangınlar ve Tabii Afetler (İstanbul: Güzel Sanatlar Akademisi, 1963), 4–56. Daha yakın tarihli, ikincil kaynaklar üzerinden yapılan bir çalışmada ise [bkz. Yasemin Çiftçi, “Büyük İstanbul Yangınlarının Arsa Fiyatlarıyla Haritalandırılması,” in OSMANLI İSTANBULU  VII, ed. Feridun M. Emecen, Ali Akyıldız, and Emrah Safa Gürkan (İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, 2020), dn. 10, s. 601–3.] bu sefer MS 388’den 1970 yılına kadar İstanbul’da çıkmış olan yangınlar sıralanmış; lakin burada da 1770 yılıyla alakalı bir not görünmemekte.

[7] Münir Aktepe, ed., Şem’dânîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi Tarihi: Mür’i’t-Tevârih, II.B (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1980), 26.

* Danca literatürde Türk hükümeti için kullanılan ifade: Porten/Den Høje Port (Yüksek Kapı [Bâbıâli]). Bkz. W. Mollerup, A. F. Pullich, and Gustav Storm, eds., Nordisk Conversationslexikon, 3rd ed., vol. 5 (Kjøbenhavn: O. H. Delbanco, G. E. C. Gad, F. Hegel & Søn, C. C. Lose, 1889), 504.

[8] Burada Batılı tüccarların veresiye sattıkları malların alacaklarını olası bir Rum katliamında kaybetme korkusu aktarılmaktadır. Edhem Eldem’in araştırmaları, İstanbul’a getirilen Avrupalı ithal malların (başta kumaş olmak üzere) %57,8 gibi ezici bir oranla Rum esnafa 30 aya varan vadelerle (krediyle) satıldığını göstermektedir. Dolayısıyla kargaşa ortamında ana borçlu kitlenin zarar görmesi, Avrupalı tüccarlar açısından alacakların tamamen batması riskini doğurmaktaydı. Bkz. Edhem Eldem, French Trade in Istanbul in the Eighteenth Century (Leiden: Brill, 1999), 48, dn. 50 ve 254.

† Bahsi geçen dönemde Lehistan (Polonya) toprağı olan şehir günümüzde Ukrayna’ya aittir.

‡ Osmanlı idari sisteminde bugünkü Arnavutluk/Karadağ sınırındaki İşkodra sancağı, o dönem belgelerinde sıklıkla "İskenderiye sancağı" (Scutari) olarak geçmektedir. Mısır'daki İskenderiye şehri ile karıştırılmamalıdır.

[9] Aktepe, Şem’dânîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi Tarihi: Mür’i’t-Tevârih, II.B, 26–28. Buraya hemen tahsisatın detaylandırmasını yapalım. 18. yüzyıl Osmanlı devlet muhasebesinde 1 kese = 500 kuruş kabul edilmekteydi. Şem'dânîzâde'nin aktardığı 70 keselik (35.000 kuruş) toplam tahsisatın dökümü şu şekildedir: Ulufe için 10 gemi × 5 kese = 50 kese (25.000 kuruş); iaşe için 10 gemi × 1.000 kuruş = 20 kese (10.000 kuruş); toplam 70 kese (gemi başına düşen ortalama maliyet: 7 kese / 3.500 kuruş).

[10] Görsel 4'teki Hollanda talerinde sağa bakan, zırhlı ve miğferli bir şövalye figürü yer alır. Şövalyenin ön tarafında Gelderland eyaletinin resmi kalkanı/arması bulunmaktadır. Yazıt: .MO. ARG. PRO. CO-NF. BEL. GEL. [MO. (Moneta): Sikke/Para. ARG. (Argentea): Gümüş. PRO. (Provinciae): Eyaletinin. CO-NF. (Confoederatae): Birleşik/Konfedere. BEL. (Belgicae): Hollanda. GEL. (Gelriae): Gelderland] Tam Anlamı: "Birleşik Hollanda Eyaletleri Gelderland Gümüş Parası". Arka yüzünde ise sola doğru şaha kalkmış aslan tasviri yer almaktadır. Yazıt: CONFIDENS. DNO. NON. MOVETVR. 1616. [CONFIDENS: Güvenen/Sığınan. DNO. (Domino): Tanrı'ya/Rabb'e. NON MOVETVR: Sarsılmaz/Yıkılmaz] Tam Anlamı: "Tanrı'ya güvenen yıkılmaz, 1616". Bu sikke %75 saf gümüşten (20,76 gram) oluşmakta ve ağırlığı da yaklaşık 27,68 gram gelmektedir. Bkz. W. I. de Voogt, Geschiedenis Van Het Muntwezen Der Vereenigde Nederlanden: Provincie Gelderland (Amsterdam: G. Theod. Bom, 1874), 1:25, 106, 172. Görsel 5'teki Osmanlı kuruşunda ise padişah tuğrası yer alır ve tasarımında “Mustafa bin Ahmed han el-muzaffer daima”, yani günümüz Türkçesiyle "Ahmet Han'ın oğlu Mustafa, daima muzaffer olsun" yazar. Sikkenin arka yüzünde, paranın nerede basıldığı ve sultanın tahta çıktığı Hicri takvim yılı bulunur: "Duribe fî İslâmbol, 1171" yani günümüz Türkçesiyle "İslâmbol'da (İstanbul'da) basıldı. Hicri 1171." Miladi olarak 1757'ye tekabül etmektedir. Bkz. William Marsden, Numismata Orientalia Illustrata (London: Cox and Baylis, 1823), 1:418.

[11] Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi (İstanbul: Tarih Vakfı, 1999), 175, dn. 6.

[12] Ahmet Üstüner, “1770 Çeşme Vakasında Batıklar Meselesi,” History Studies 11, no. 6 (December 2019): 1888.

[13] 1770 yılında 1 Osmanlı Kuruşu = 40 para = 120 akçeye eşittir. Bkz. Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, 175. Ayrıca gümüş kuruş ve kur değerleri için bkz. s. 178, tablo 10.1.

[14] Örneğin Osmanlı vakanüvisi Ahmed Vasıf Efendi’de [bkz. Vassif Efendi, De La Guerre Des Turcs Contre Les Russes, trans. P. A. Caussin de Perceval (Paris: Le Normant, 1822), 79–80.] ve farklı dil ve arşivler üzerinden yapılan çalışmalarda da [bkz. Virginia H. Aksan, Ottoman Wars 1700–1870: An Empire Besieged (Oxon: Routledge, 2007), 151–52; Brian L. Davies, The Russo-Turkish War, 1768–1774: Catherine II and the Ottoman Empire (London: Bloomsbury, 2016), 135–36.] vaka karşımıza çıkmakta.

[15] Şevket Pamuk Ruslara ödenecek tazminatla ilgili olarak “Yenilgiden sonra, 62 bin 500 kuruşluk küçük sayılabilecek bir savaş tazminatı üç yıl içinde ödendi” gibi bir ifade [bkz. Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, 186.] kullanmaktadır. Pamuk’un bu tazminatı küçük bir meblağ şeklinde yorumlaması, Stanford Shaw'a [Stanford Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey (Cambridge: Cambridge University Press, 1997), 1:250.] dayanarak aktardığı 62.500 kuruşluk hatalı veriye dayanmaktadır. Gerçekte antlaşmayla ödenen tutar 7,5 milyon kuruştur. Literatürdeki bu yanılsama, 7,5 milyonluk asıl meblağın akçe zannedilip kuruşa çevrilmesi (7,5 milyon akçe / 120 = 62.500 kuruş) sonucu doğmuş; tazminatın boyutu da bu hesaplama hatası nedeniyle ölçeksel olarak küçük zannedilmiştir. Ayrıca Şem'dânîzâde de tazminatın 15 bin kese (yani 7,5 milyon kuruş) olduğunu söylüyor [bkz. Münir Aktepe, ed., Şem’dânîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi Tarihi: Mür‘i’t-Tevârih, vol. 3 (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1981), 24.]; Rus resmi kaynaklarında da aynı rakamlar geçerli. Bkz. Davies, The Russo-Turkish War, 1768–1774: Catherine II and the Ottoman Empire, 205–8.

Yorumlar


© 2026 | kronolog.net | Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page