ÖNCE ŞİİR VARDI
Güncelleme tarihi: 10 saat önce
Sıra Dışı Bir Medya Formu Olarak “Manzum Gazetecilik”
Edebiyatla ilgilenenlerin çok defalar işittiği, bir şekilde denk geldiği bir söz: “Önce şiir vardı.” Hayli aforizmik... Sayısız kalem erbabının benzer minvallerde sloganlaştırdığı bu ifade kulağa ne kadar da romantik geliyor. Şiiri her şeyin üstünde konumlandıran çok estetik bir meydan okuma. Evrenin o karışık, gürültülü başlangıcında bile bir melodi, bir mısra olduğunu hayal ettiriyor. Bu “zan”, olsa olsa bir şaire ait olabilir diye düşünüyor insan; şiiri türler arasında en üst mevkiye koyan ve onu sadece bir edebiyat türü olarak değil, insanlığın ve varoluşun en saf, en ilkel ve en temel ifade biçimi olarak gören bir şaire...
Oktay Akbal da bu koroya katılanlardan biri; bu son derece romantik iddiayı aynı adlı kitabında gerekçelendirir de:[1] Onun tahayyülünde dünya, şiirsiz yaratılmış olamaz; evrenin oluşumundaki o gizemli ahenk, aslında şiirin ta kendisidir. “Her şey şiirden doğdu” diyerek şiiri tüm sanatların, hatta yaşamın özü, yani arkhe’si, olarak konumlandırır. Bu bakış açısıyla şiir, insanın evreni anlamlandırma çabasındaki o ilk, o en saf basamaktır.
Akbal, insanın dünyayı önce duygularıyla, sezgileriyle -bir tür “şiir diliyle”- algıladığını savunur; ilk sözcüklerin de kendini ve çevresini anlamlandırma ihtiyacından, yani şiirsel bir itkiden doğduğunu ileri sürer. Hatta, onun açısından, kutsal kitapların şiir diliyle yazılmış olması da sebepsiz değildir: Bu durum, insanoğluna ulaşmanın, onu derinden etkilemenin ve kalıcı izler bırakmanın en sağlam yolunun şiirsel anlatım olduğunun kanıtıdır. Mantıktan önce duygu ve sezgi geldiği içindir ki, şaire göre "önce şiir vardır".
Peki bu “zanlar” olgusal olarak temellendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtı, bizi dilin arkeolojisine, yazılı kültürün ilk ayak izlerine ve bilginin henüz nesirle biçimlenmediği o en eski anlatı geleneklerine götürür. İnsanlığın en eski metinlerine bakıldığında dikkat çekici bir manzarayla karşılaşırız: Gılgamış, İlyada gibi ilk destanlar, Hintlilerin Vedaları… Bunların hepsi şiir dilinde, biliyoruz. Akbal’ın işaret ettiği gibi kutsal metinlere yöneldiğimizde de durum farklı değil; her biri nazım estetiğiyle kuşatılmış:[2]
Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Çünkü onlar doyurulacaklar. Ne mutlu merhametli olanlara! Çünkü onlar merhamet bulacaklar. Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Çünkü onlar Tanrı’yı görecekler.
Matta 5: 6-8, İncil
Yemîn olsun Allah yolunda nefes nefese koşanlara, Koşarken tırnaklarıyla taşlara çakarak kıvılcımlar saçanlara,
O hızla sabah erkenden düşmana baskın yapanlara Derken orada tozu dumana katanlara, Böylece düşman ordusunun tâ ortasına dalanlara
Âdiyât Sûresi (100), Ayet 1-5, Kuran
İnsanlığın en eski düşünce, inanç ve hikâye sistemlerinin şiirle başlaması gayet makul; bu sadece duygulara hitap etmek açısından değil, teknik olarak da böyle. Nitekim yazı yaygın değilken bilgi ezberle taşınıyordu. Kafiye, ritim ve ölçünün hatırlamayı inanılmaz kolaylaştırdığını tartışmaya zaten gerek yok; ancak, kim bilir, bu ritmik ısrar sadece kültürel bir miras değil belki de hayli ontolojik, biyolojik bir zorunluluktur.
Nabızdan Şiire: İnsanın Ritmik Tekamülü
Suut Kemal Yetkin şiirin özünde kelimelerin ahengi, hecelerin ritmi olduğunu söyler; nabız gibi atan bir ritmi şiir için esas kabul eder.[3] Kuşkusuz bu kanı oldukça kadimdir. Nitekim Rus şair Mayakovski de dizelerin asal gücünün ve asal enerjisinin ritim olduğunu vurgular.[4] T. S. Eliot ise bunu daha da geriye çekerek “bir şiir veya şiirin bir parçası önce ritmik bir yapı olarak gerçekleşir, sonra bu ritmik yapı, kelimelerde ifade bulur ve fikir ve imajları da doğurur”[5] diyerek ritmi en başa alır.
Eğer, şiir özünde ritimse, ritmik bir anlatımsa, ritmin dile dökülmüş haliyse, nihai kertede ritmin dilsel biçimlerinden biriyse o zaman bunun köklerini çok daha erken bir deneyimde aramak mümkündür: anne karnında. Tıp ilmi bizi bu hususta yalnız bırakmıyor; sunduğu biyolojik veriler bu sezgisel iddiayı destekler nitelikte: Kalp, yaşam için en temel organ olduğundan vücutta ilk oluşan organ; henüz dört odacıklı bir yapıya kavuşmadan önce bile hızla büyüyen embriyoyu desteklemek için çarpmaya başlıyor.[6] Bebek daha cenin dahi olmadan, formunu almadan ritimle tanışıyor -kendi bedeninin ritmiyle. İşitme organlarının oluşmasıyla birlikte ise artık annesinin kalp atışlarını duymaya başlıyor. Bebek görme yetisini kazanmadan çok önce, ritmi ve sesi algılıyor. Ritimler sürekli ve düzenli. Hatta bebek aylarca bu ortamda yaşadığı için ritimleri “normal ve güvenli durum” olarak kodluyor. Bu yüzden de doğduktan sonra benzer ritimlerle karşılaştığında rahatlıyor. Misal ninni, sallama, kalp atışı sesi gibi ritimler annesinin karnındaki ortamı hatırlattığı için bebeğin stres sistemi yatışıyor. Nitekim bunun, prematüre bebekler (erken doğanlar) üzerinde klinik sağlaması da yapılmış: bebeklerin aniden bu ritmik ortamdan kopmaları gelişimlerini duyusal ve fizyolojik olarak negatif yönde etkilediği için anne karnındaki ritmik ortam yeniden oluşturulmuş ve annenin sesi, kalp atışı kaydı, müzik ve ninni dinletilmiş, bebekler sallanan düzeneklere konulmuş… Bunların sonucunda bebeklerin hem fiziksel sağlığı hem de nöro-bilişsel gelişimi üzerinde çok yönlü ve yapıcı etkiler ortaya çıkmış.[7]
Tüm bunlar, "insan gelişimi ritimle başlar" demeyi artık sezgisel bir iddiadan öte biyolojik bir olgu mertebesine getiriyor. Zira yaşamın kendisi, kalbin o ritmik vuruşuyla; belirli durakları ve vurguları olan bir mısra düzeniyle başlıyor.[8] Kelimelerle tanışmadan çok önce ritimle yoğrulan, doğmadan önce onu duyan, doğduktan sonra o kadim vuruşlara kelime giydirerek şiiri yaratan insan için "önce şiir vardır" demek, şairlerin metafizik bir romantizmi değil insanın bu ritmik varoluşunun dildeki doğal tezahürüdür. Dolayısıyla ontolojik düzlemde dilden önce ritim, nesirden önce şiir vardır.
![Resim 1: Bilinen en eski Danca haber broşürü (1542) Kaynak: Madsen, 1904, s. 49; ayrıca bkz. not [9]](https://static.wixstatic.com/media/cdddad_71fec5c79fed4691bd900ce0828355c0~mv2.jpg/v1/fill/w_980,h_713,al_c,q_85,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/cdddad_71fec5c79fed4691bd900ce0828355c0~mv2.jpg)
Haberin Ahenkli Sureti
İnsanın bu ritmik kodlarla bezeli varoluşu, sadece anne karnındaki bir huzur hali olarak kalmamış; dış dünyayı anlama, anlatma ve en önemlisi "hatırlama" ihtiyacının da anahtarı olmuştur; zira mademki yaşam bir mısra düzeniyle başlar, o halde bilginin henüz nesrin (düz yazının) rasyonel disiplinine tam teslim olmadığı o erken dönemlerde, "haberin" de ilk adımlarını bu ritmin kucağında atması sürpriz değildir.
Matbaa icat edilmiş, kitaplar basılmış ardından adım adım tek haberden oluşan “broşürler” (bkz. Resim 1 ve 2) dolaşıma girmeye başlamıştır.[9] 1600’lerden itibarense modern gazetenin atası sayılan, düzenli aralıklarla yayınlanan ve güncel haberleri derleyen ilk matbu eserler gün yüzüne çıkar. İşte bu noktada Danimarka’nın ilk gazetesi bizi, modern insanı şaşırtmaya başlar. Çünkü gazetelerin ve gazeteciliğin henüz kundak safhasında, haberlerin o en saf ve ilk formunda, karşımıza yine o kadim vezin çıkacaktır.
![Resim 2: Türklerle ilgili bir "haber" broşürü (1593) Kaynak: Kirchhoff-Larsen, 1942, s. 25 (Detaylar için bkz. not [9])](https://static.wixstatic.com/media/cdddad_cef09b21d68d4f468fd3e7e90420f053~mv2.png/v1/fill/w_980,h_1371,al_c,q_90,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/cdddad_cef09b21d68d4f468fd3e7e90420f053~mv2.png)
1666 yılında Anders Bording Danimarka'nın tamamen Danca olan ilk düzenli gazetesini hayata geçirir: "Den Danske Mercurius".[10] Yayın bizzat kralın emri ve mali desteğiyle çıkarılmıştır. Bu nedenle içerik “sadık bir ruhla” hazırlanmış; mutlakiyetçi yönetimi ve Danimarka dış politikasını yüceltmiştir. Haber yaymaktan ziyade, olan biteni yorumlayan ve bunu da edebi bir dille sunan bir matbuattır Mercurius. Ve bizim için de en önemli ve şaşırtıcı olan kısım burasıdır. Ayda bir kez (bazen iki kez) yayımlanan bu ilk Danca gazetede haberler şiirleştirilerek sunuluyor.[11] Karşımızda bir gazete değil de sanki sayfalar dolusu şiir var. Bunu biraz sonra uzun uzadıya gazetenin bir sayısı üzerinden ayrıntılandıracağız ama önce şu an bize garip gelen bu uygulamanın tevellüdüne bir bakalım.

“Manzum gazetecilik” diye adlandırabileceğimiz bu form aslında Bording’in keşfi sayılmaz. Döneminde Jean Loret adlı bir Fransız şair bulunmakta; Loret meşhur soylulardan Longueville düşesine haftalık mektuplar yazıyor. Amacı, saray çevresinde ve Paris'te olup bitenleri eğlenceli, hafif ve kafiyeli bir dille hamisi olan düşese anlatmak; düşesi cemiyet hayatı, saray dedikoduları, kim kiminle evlendi, hangi balolar düzenlendi, yeni çıkan kitaplar neler gibi mevzulardan haberdar etmek. Loret bir nevi kişiye özel magazin bülteni hazırlıyor. Bu mektuplar o kadar ilgi görüyor ki matbu hale getirilip yayınlanmaya başlıyor.[12] 1650 yılında başlayan bu girişim için magazin basınının prototipi denilebilir. Loret’in bu mektupları manzum ve periyodik olması bakımından benzerlikler taşısa da frekans, içerik, üslup ve işlev açısından Den Danske Mercurius’ten farklı; lakin Bording’e ciddi manada ilham verdiği düşünülüyor. Aslında her ikisinden de önce kafiyeli havadislerle doldurulmuş, demin bahsettiğimiz, broşür benzeri matbu işler mevcut ama bunları tabii ki “gazete” kategorisine sokamayız.[13]
Den Danske Mercurius’te haberler ritmik ve kafiyeli; Aleksandrin vezniyle yazılıyor. Zaten Bording de yüksek eğitimli bir şair; hatta bu işten önce özel dersler vererek, düğün ve cenazeler için şiirler kaleme alarak geçimini sağlayan bohem bir şair. Bu yüzden de haberlerin şiir dilinde olması "fıtri" bile görülebilir. Tevdi edilen görevle birlikte Bording gazetenin tek yazarı, tek muhabiri, tek editörü olarak yayın hayatına başlıyor.
Gelelim yayının kendisine. Bunu 1669 Kasım nüshası üzerinden teferruatıyla anlatalım. Dediğimiz gibi “gazetemiz” aylık. Günlük gazetelerin çıkmasına daha bir asırdan fazla zaman var. Gazetenin başlığından da anlaşılacağı üzere haberler 1 Kasım tarihine kadar olan gelişmeleri içermekte. Muhtemelen aynı ayın içinde de baskısı yapılmış. Gazetenin bu sayısında manşetler ilkin kraliyet ile ilgili haberlerle başlıyor. Kralın malikanesinde verdiği davetlerin görkeminden tutun da Doğu Hindistan’a doğru gönderdiği gemisine kadar bilumum havadis sitayişle anılıyor. Ardından Fransa, İspanya, İngiltere, Polonya ve İtalya başlıkları altında son dönemlerde bu ülkeler nezdinde yaşanan gelişmeler tek tek sıralanıyor.

Örneğin Fransa başlığında İspanya ile yaşanan bir gerginlikten bahsediliyor. Anlaşılan İspanya'nın kömür nakliyatından yüksek vergi almak istemesi üzerine Fransızlar misilleme olarak posta kuryelerini tutuklamış, ancak sonunda verginin düşürülmesiyle sorun tatlıya bağlanmış. İspanya başlığında ise İspanyol soyluları arasında makam ve mevki yüzünden yaşanan çekişmeler ve Kraliçe'nin otoritesini korumak için yeni bir muhafız alayı kurması konu edilmekte. İngiltere’den gelen haberler korsanlara odaklanmış. Cezayir’deki korsanlara karşı Amiral Allen komutasındaki 25 gemilik bir donanmanın görevde olduğu bildirilmekte; yanı sıra, Londra’da yeni açılan borsa binasının ne kadar görkemli olduğuna da değinilmeden geçilmemiş. Polonya mevzusunda ise Krakov’daki taç giyme törenlerinden ve Ukrayna’daki karışıklıklardan söz edilmekte. İtalya başlığı gazetenin en önemli haberini barındırıyor. Yazar son derece kederli ve duygusal bir dille Girit'in Türklere kaybedildiği haberini geçiyor.
Mağlubiyetin Estetiği: Kandiye’nin Düşüşü Bir Ağıta Dönüşürken
Kandiye (Girit) üzerinden haber metnini hem teknik hem de içerik açısından bir değerlendirelim. Öncelikle metnin diğer haberlerde olduğu gibi Aleksandrin vezninde kaleme alındığını söyleyelim. Bu vezin esasen Fransızların ulusal vezni. 12 heceden müteşekkil ve 6. hecede bir durak bulunmakta.[14] Ancak 6+6 duraklı bu kalıp Dancanın ses özelliklerine göre uyarlanmış; bu yüzden de hem durağın yeri değişebilmekte hem de dizeler bazen 6+7 heceden oluşabilmekte. Fikir vermesi açısından Bording’in bu haberi nasıl kaleme aldığını evvela otantik metnin ilk dört dizesi üzerinden gösterelim.
Den tiding som er oend och sørgelig at høre Sandfærdig snarist er. Men see huad kand Jeg gjøre Naar det som engang er tillat af Himmelen
Er hændet mig och ey kand vendes om igjen?
Dizeler daima kafiyeli (belirgin olsun diye kalın yaptım), burada da düz kafiye (AABB) kullanılmış. Şimdi bu haberi baştan sona tüm haliyle Danca metindeki vezne, kafiyeye ve ifadelere olabildiğince sadık kalarak çevirmeye çalışacağım. Kimi yerler “yapaylık” hissi verebilir lakin haber formatının anlaşılması ve metnin kulakta bırakacağı tınının hissedilmesini öncelediğimi söylemem lazım. Hemen bir de not düşelim: Her haber metninin başında havadisin hangi ülkeyle ilgili olduğunu belirten başlık bulunmakta. Girit adasındaki kale-kent Kandiye Venediklilerde olduğu için başlıkta İtalya yazmakta.

İtalya
Havadis acıdır duyanı kahreder, hakikat tez gelir. İnsan artık n’eyler? Madem ki göklerden inmiştir bu ferman, vuku bulmuş mudur, dönmez mi hiç zaman? Kandiye kurtulur sanıldı o sıra, Papa, Fransız, Malta var iken yan yana. Lâkin kim der bana nasıl oldu bu iş, bunca güçlü ordu bulamadı bir çıkış? Söylenti o ki her şey yanlış anlaşıldı: Her yanlış hamleyle kargaşa yayıldı: (Sıkça olduğu gibi) her baş ayrı çekti Kendi hükmün sürüp kaleyi terk etti. Türk ise fırsat bu hemen bindi tepesine: Tüm gücüyle saldırıp girişti üçüne: Durum öyle bir hâl aldı, sona dayandı, belli şartlar ile teslimiyet sağlandı. Ah, zavallı kale, ah! Yerde bak şerefin, Hangi mermer yürek ki -duymaz kederin? Ağlamaz mı herkes feryat ve figanla, üstüne çöken bu çok derin hicranla? Ne fayda onca yıl durduysan ayakta? Ne fayda aç susuz kaldıysan uzakta? Hürriyet sevenler çeker mi bu gamı? Hayır, hayır: geldi şimdi yolun encamı.
Zafer şimdi hak ve kul düşmanınındır: Aynı hüküm ve son bizim için bir ihbardır. Ulaşır bu haber her İsevi halkına Ki onlar yabancı savaşın her çarkına.
Görüldüğü üzere karşımızda form olarak bir şiir bulunmakta. Bording şiirle hem gelişmeleri hem duyguları aktarmış; olayı kuru bir bilgi olmaktan çıkarıp derinlikli bir anlatıya dönüştürmüş. Mezkur haber, Avrupa Hristiyan dünyası için adeta bir "yas belgesi" niteliğinde. Çünkü bu gazete, 24 yıl süren ve tarihin en uzun kuşatmalarından biri olan Girit kuşatmasının Türklerin zaferiyle sonuçlandığını ve kalenin düştüğünü resmen ilan ediyor. Mısralar çok güçlü metaforlarla (Mermer yüreklerin bile ağlaması) ve son derece kederli ve duygusal bir dille Kandiye kalesinin onurunun yerle bir edildiğini anlatıyor. Anders Bording'in doğrudan bir ünlemle okura seslenmesi meselenin vahametinin göstergesi: "Ah/arme Fæstning/ah!" (Ah, zavallı kale, ah!). Bu noktada manzum formun gücü devreye girer. Haber, sadece kalenin düştüğü bilgisini vermez; aleksandrin ölçüsünün yarattığı metronom benzeri ritimle, okuyucunun bu kaybı içselleştirmesini sağlar: havadis-duygu-melodi iç içe. Dikkat edilirse haberde, Papa’dan, Fransa’dan ve Malta’dan gelen yardımların neden işe yaramadığı da sorgulanmış; sebep olarak ise müttefikler arasındaki “anlaşmazlık ve kargaşa”nın kalenin terk edilmesine yol açtığı belirtilmiş. Türk ordusunun son bir güçle üçüne birden saldırdığı ve sonunda kaleyi belirli şartlar altında teslim aldığı detayı ise mağlubiyete bir çeşit "onurlu" mazeret bulma gayreti. Yenilginin kaçınılmaz olduğunu ve karşı tarafın (Türklerin) çok büyük bir risk alarak, neredeyse tükenme noktasına gelerek bu sonucu aldığını ima ediyor; "Bakın, bizi ancak son güçlerini harcayarak ve topluca saldırarak geçebildiler" diyerek Hristiyan askerlerin direnişini yüceltiyor. Amaç, prestij kaybını minimize etmek. "Kandiye'nin düşüşü" haberi bir veri yığını değil; ritmiyle okuru içine çeken, kafiyesiyle hafızaya kazınan ve duygusal tonuyla kamuoyu oluşturan manzum bir performans.
Metnin sonlarında Hristiyan dünyasında büyük bir üzüntü ve korkunun yaşandığı da dile getirilmiş. Bu duygusal hava, bir önceki sayfada yer alan “Fransa’dan haberler” kısmıyla da doğrudan örtüşüyor: Orada, Girit’te (Kandiye) savaşan Fransız askerlerinin Toulon şehrine geri döndüğü, ancak her üç askerden sadece birinin sağ kurtulabildiği bilgisi veriliyordu. Bu kayıplar, kuşatmanın Hristiyan tarafındaki yıkıcı etkisini somut bir şekilde gözler önüne seriyor.
Girit’in harbinde vuruşan Fransızlar, Toulon’a dönünce dindi tüm sızılar. Lakin üç kişiden biri sağ kalmıştı, Geri kalanları ölüm yakalamıştı.
Velhasılıkelam, Girit’in düşüşü ve Avrupa'da yarattığı şok, haberlere böyle yansımış ve Bording’in üslubundan da satırlara bu şekilde akmış, haber de bizzat mısraların ritmiyle inşa edilmiş trajik bir ağıt olmuş. Şimdi tüm bu teferruatlandırmalardan sonra gelelim Bording’in neden gazeteyi bu formatta çıkardığına.
Haberi Ritme Hapsetmek: Zaruret mi, Zarafet mi?
Aslında Bording'in kendisi bu konu hakkında pek bir şey söylemiyor. Lakin bu yapısal tercihin arka planında çok katmanlı faktörlerin olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Demin Fransız Loret'ten ilhamını aldığını belirtmiştik. Önünde bir modelin bulunması şüphesiz önemli bir konfor. Hatta çok kısa bir şekilde "fıtri" olabileceğini de, yani şair olmasının da bu tercihte rol oynamış olabileceğini söylemiştik. Keza o dönemin anlayışına göre, bir konu anlatılacaksa makbul olan aleksandrin veznini kullanmaktı diye de ekleyelim. Çünkü önemli/soylu konuların bunlarla anlatılacağına dair güçlü bir itikat vardı; bir kahramanlık destanı yazılacaksa, bu şiir dilinde ve aleksandrin vezniyle yazılmalıydı. İçeriğe (krallar, savaş, diplomasi gibi soylu konulara) son derece uygundu.[15] Zaten Aleksandrin, adından da anlaşılacağı üzere Büyük İskender gibi epik bir karakterden adını alan prestijli bir kalıptı; dolayısıyla manzum form, övgü ve propaganda için en yerinde tercihti.
Klaus Bruhn Jensen bu noktada önemli bir tespit yapar ve der ki (s. 72) "[bu gazete] yeni kurulan (1660) mutlakiyetin çıkarlarını savunma görevini de üstlenmişti." Ve devamında şunu ekler (s. 74): "[Bording'in amacı] burjuvaziye mutlakiyet rejiminin olumlu bir portresini çizmekti. Bir haber gazetesi olarak sınırlı değeri vardı." Bu çerçeveden bakıldığında şiir formatı tesadüfi değil, işlevseldir: Düzyazı haber verir, şiir yüceltir. Kral övgüsü için de aleksandrin biçilmiş kaftandır. Jensen bunu somut dizelerle de gösterir. Sıradan bir donanma ziyareti bile hemen Bording'in kaleminde bir fedakarlık şiirine dönüşür:[16]
"... öyle de zahmete girer kendisi, devletin diğer işlerinden vakit bulabildiği zamanlarda..."
Bu sanatsal üslup, kralın her eylemini (avlanması, yas tutması vb.) kutsal bir ritme hapsederek meşrulaştırıyordu. Gelgelelim meselenin bir de pratik, "sokaktaki" karşılığı (zamanın ruhu ya da geleneği de diyebiliriz) vardı. Demin bahsetmiştik: Hadiselerin şiirle süslendiği broşürler en az yüzyıldır mevcut. Okur bu forma zaten alışıktı; yani havadislerin mısralar halinde sunulması sıra dışı bir durum değildi.[17] Üstelik okuryazarlığın sınırlı olduğu o dönemde gazeteler genellikle kahvehanelerde yüksek sesle okunuyordu. Manzum yapı, metnin yüksek sesle icrasını kolaylaştırıyor, kafiyeler haberin bir "şarkı" gibi yayılmasını sağlıyordu. Daha önce defaatle vurguladığımız gibi; kafiye, haberin "ezberlenebilir" olmasını mümkün kılıyor, hakikat ritme feda edilmiyor, aksine ritimle ölümsüzleştiriliyordu. Zira yazı, hafızanın yükünü henüz tam devralmamışken; taze bilgiyi zihinlerde asılı tutmanın en kadim yolu, onu bir vezne hapsetmekti.[18]
Kuşkusuz tüm bunlar Bording'in neden haberleri şiirle, aleksandrin vezniyle, yani bu denli katı bir ritimle sunduğuna gayet anlamlı, teknik ve siyasi gerekçeler.[19] Ancak bu rasyonel nedenler, manzum formun okur nezdindeki kabulünü ve gücünü tek başına açıklamaya yetmez. Bording’in haberi mısralara hapsetmesi, sadece kralı yüceltme "zarureti" ya da şairane bir "zarafet" sergileme hevesi değildir; bu, rasyonel haberin henüz kendi dilini (nesri) yaratmadığı o tarihsel eşikte, siyasi mesajı ve haberi sadece bildirmekle kalmayıp zihinde ve kalpte anlamlandırmak adına insanın en eski güvenli limanına -yani ritmik anlatıya- sığınma refleksidir. Bording bilgiyi zihinlerde diri tutmak için o mısra düzenine sığınmış; haberin soğuk verisini insanın en temel biyolojik ezberine, yani kalbin vuruşuna eş bir vezne emanet etmiştir. Nitekim kuru bir bilgi, ancak yaşamın o ilk ontolojik ritmine yaslandığında bir ezgi gibi zihne kazınabilirdi.
Siyasi manzum gazeteciliğin öncüsü Bording 11 yıl tek başına kesintisiz bir biçimde Den Danske Mercurius'u çıkarttı, 15.000 dize yazdı.[20] Ölümünden sonra gazete, halefleri tarafından manzum formatta sürdürülmeye çalışıldıysa da eski başarısını yakalayamadı ve 1691'de kapandı. Sonraki iki yüzyıl boyunca Bording’in yaptığını yapmaya çalışan çok fazla girişim de oldu ama hiçbiri ciddi bir başarıya ulaşamadı.[21] Bording’in bıraktığı miras, haberin sadece bir bilgi değil, insanın biyolojik ve zihinsel kodlarına hitap eden ritmik bir 'suret' olarak da kurgulanabileceğinin en zarif kanıtı olarak tarihteki yerini aldı.
— Bilgi G. Gülgeç
Notlar
[1] Oktay Akbal, Önce Şiir Vardı (İstanbul: Adam Yayıncılık, 1982), 7.
[2] Buradaki örnekler elbette ki çeviri; lakin kutsal metinlerdeki ses ahenginin gözetilerek çevirilerin yapılmış olduğu otantik metinlere bakınca da anlaşılacaktır. Buraya sırasıyla translitere edilmiş hallerini koyuyorum: "Makarioi hoi peinontes kai dipsontes ten dikaiosunen, hoti autoi chortasthesontai / Makarioi hoi eleemones, hoti autoi eleethesontai / Makarioi hoi katharoi te kardia, hoti autoi ton theon opsontai." Bkz. Samuel G. Green, Handbook to the Grammar of the Greek Testament (London: The Religious Tract Society, 1880), 14. "Wal aadi yaati zabhaa / Fal muuri yaati qadhaa / Fal mugiiraati şubhaa / Fa aşarna bihii naqaa / Fa wasatna bihii jamaa." Bkz. Muhammad Marmaduke Pickthall, çev., Roman Transliteration of The Holy Qur-’aan with Full Arabic Text (Lahore: Qudrat Ullah Cо., 2011), 692. Her iki metinde de ritim ve ses benzerlikleri, ses tekrarları rahatlıkla görülebilir. Metinlerin Türkçe çevirileri içinse bkz. Kutsal Kitap-Eski ve Yeni Antlaşma: Tevrat, Zebur, İncil (İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi, 2001), 1195–96; Ömer Çelik, çev., Hakk’ın Daveti Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, cilt 5 (İstanbul: Erkam Yayınları, 2013).
[3] Suut Kemal Yetkin, Şiir Üzerine Düşünceler (İstanbul: Varlık Yayınları, 1969), 13, 41.
[4] Erdoğan Alkan, Şiir Sanatı: Dünyada ve Türkiye’de Şiir Akımları - Şiirin Temel Sorunları - Kavramları (İstanbul: Yön Yayıncılık, 1995), 351.
[5] T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, çev. Sevim Kantarcıoğlu (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1983), 147.
[6] Michael Artman, Lynn Mahony ve David F. Teitel, Neonatal Cardiology, 2nd ed. (New York: McGraw-Hill, 2011), 1.
[7] Joëlle Provasi, Loreline Blanc ve Isabelle Carchon, ‘The Importance of Rhythmic Stimulation for Preterm Infants in the NICU’, Children 8, no. 8 (July 2021): 660.
[8] Yaşamın başlangıcındaki bu ritmik süreklilik, Suzanne Maiello’nun argümanlarında biyolojik bir temel bulur. Maiello, embriyonun varlığına "atımlı/zonklayan bir varlık" (pulsating entity) olarak başladığını ve bu evredeki biyolojik ritimlerin zihinsel gelişimin zeminini teşkil eden bir "ilkel biyolojik saat" inşa ettiğini belirtir. Ritmi "zamansal bir boyutta varlık ve yokluğun (vuruş ve duraklama) birleşimi" olarak tanımlayan Maiello’ya göre, bu düzenli vuruş ve duraklamalar (beat and pause), zihin öncesi psiko-fiziksel varoluştan sembolik düşünceye geçişi sağlayan temel bir "köprü" işlevi görür. Böylece ritim, gelişimin rastlantısal bir öğesi olmaktan çıkarak kurucu bir olgu mertebesine taşınır. Bkz. Suzanne Maiello, ‘On the Meaning of Prenatal Auditory Perception and Memory for the Development of the Mind: A Psychoanalytic Perspective’, in Music Therapy for Premature and Newborn Infants, ed. Monika Nöcker-Ribaupierre (New Hampshire: Barcelona Publishers, 2004), 55–56.
[9] Benim “broşür” olarak çevirdiğim sözcük literatürde flyveblad olarak geçmekte; lafzi olarak “uçan yaprak/kâğıt” anlamına geliyor. Elden ele dolaştığı için bu şekilde adlandırılmış. Resim 1'de gördüğümüz, Dancadaki bilinen en eski örneği. Solunda aşağı doğru daralan, üçgen benzeri metinde şöyle yazıyor: 1542 yılı Ağustos ayının 15. gününde Silezya'da meydana gelen gerçek ve korkunç haberler. Daha önce kimsenin görmediği türden çekirgeler hakkında. Ne kadar çok oldukları ve ne kadar zarar verdikleri vs. üzerine. Sağ tarafındaki uzunca metinde ise Polonya üzerinden gelerek Silezya bölgesini istila eden, o güne dek görülmemiş büyüklükteki devasa bir çekirge sürüsünün tarlalardaki tüm ekinleri, meyveleri, hatta kuru saman yığınlarını bile silip süpürdüğü; bölgede korkunç yıkım ve kıtlık tehlikesi yarattığı anlatılmakta. Bkz. Johannes Madsen, ed., Det Kgl. Danske Postvæsen (København: A. Christiansens Forlag, 1904), 49. Resim 2'deki broşürde ise Türkler konu edilmiş. Bu tarz broşürlerde Türk mezalimi sürekli tekrarlanan bir tema. Örneğin Türk Sultanı'nın İmparator'u yağma, cinayet ve yangınla tehdit ettiği uydurma bir belge tekrar tekrar basılabiliyor. Hayli popüler, satışı olan bir mevzu. Misal resimdeki broşürde sarık, kaftan ve ellerinde kılıçlarla temsil edilen Türkler bu bağlamda kendine yer bulmuş: Tehdit Mektubu / Türk İmparatoru'nun yakın zamanda Roma İmparatorluk Hazretleri Rudolphus'a yazmış olduğu mektup / Zavallı Hristiyanlar için duyması korkunç ve acıklı / Hristiyanlara yönelik Hristiyanca bir hatırlatma ile birlikte/ (Görselin altındaki metin) Türklerin hikayesi hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, Hezekiel kitabının 38. ve 39. bölümlerini okuyun / Matz Vingaard tarafından Kopenhag'da basılmıştır, yıl 1593. Bu broşür esasen o dönemde "Türk"ün etrafında oluşturulmuş korkunun da iyi bir temsili. Eski Ahit'in ilgili kısımlarına yapılan gönderme ise direkt olarak Türkleri Gog ve Magog'la özdeşleştiriyor, yani, aynı İslam geleneğinde olduğu gibi, Türklere işaret ettiği düşünülen Yecüc-Mecüc kavimleriyle: bozguncu, yıkıcı, medeniyete saldıran vahşi/karanlık dış güçler... Resimdeki karakterlerin iki kişi olması da bu temsiliyetle ilgili.
[10] Danimarka’da ilk gazeteler 1634 yılında yayınlanmaya başlıyor ama bunlar Almanca. Haberler Almanya'dan (Hamburg) Almanca geliyordu ve okuyan elit kesim Almanca biliyordu, bu yüzden Kopenhag'daki matbaacılar içeriği olduğu gibi Almanca basıyordu. Bu durum 1666’ya kadar böyle devam etti. Ayrıca Almancanın o dönemde Avrupa'nın Protestan kısımlarının "lingua franca"sı olduğunu da unutmayalım. Bkz. Jette Drachmann Søllinge, ‘News and Modernization: Newspaper Structure and Developments in the Earliest Stages of the Scandinavian Press’, Newspapers in International Librarianship, ed. Hartmut Walravens and Edmund King (München: K. G. Saur Verlag, 2003), 131–42.
[11] Jette D. Søllinge ve Niels Thomsen, De Danske Aviser: 1634-1847 (Odense: Dagspressens Fond, 1988), 1:77–79.
[12] Christian Kirchhoff-Larsen, Den Danske Presses Historie: 1634-1749 (København: Ejnar Munksgaards Forlag, 1942), 1:61–64. Buraya bir de şerh yapalım: O dönemde Hamburg'da yayınlanan "Nordischer Mercurius" gazetesinin de Bording'e ilham vermiş olabileceği düşünülüyor, lakin bu gazete sadece yeni yıla özel çıkardığı sayısında şiire başvuruyor; süreli yayınlarındaki tercihi nesir (bkz. a.g.e., s. 63-64). Gazetenin adını (Mercurius), logosunu (koşan Merkür figürü) ve kimi içeriklerini bu gazeteden almış olması da gayet mümkün ama zaten o dönemde gazetelere haberci tanrı Merkür'ün isminin verilmesinin mutat bir durum olduğunu da hatırlatalım. Bkz. P. M. Stolpe, Dagspressen i Danmark: Dens Vilkaar Og Personer Indtil Midten Af Det Attende Aarhundrede (Kjøbenhavn: J. Jørgensen, 1879), 2:37.
[13] 1500'lerden itibaren ortaya çıkan bu kafiyeli havadislerle doldurulmuş cebe sığacak büyüklükteki üç beş sayfalık broşürler genel olarak literatürde "haber balatları" şeklinde anılmakta. Bu aslında gazetecilik ile edebiyat, gerçek ile kurgu arasında köprü işlevi gören "hibrit" bir tür. Bir yanı haber verme amacı taşırken, diğer yanı şiirsel ve dini bir dille olayları yorumluyor. Konular doğal afetlerden canavar hikayelerine kadar geniş bir kapsama yayılıyor. Sokaklarda çok ucuz bir biçimde satılmasından ötürü sonraları skillingsvise "1 kuruşluk balat" olarak isimlendirilmiş. Daha fazlası için bkz. Siv Gøril Brandtzæg, ‘Rene Toner, Falske Nyheter: Skillingsviser i Det Tidligmoderne Skandinavia’, K&K - Kultur Og Klasse 47, no. 128 (January 2020): 11–38.
[14] Cevdet Kudret, Örneklerle Edebiyat Bilgileri (İstanbul: İnkılâp Yayınevi, 2003), 1:97.
[15] Paul Ries, Anders Bording: Den Danske Mercurius 1666-1677 (København: Munksgaard, 1973), 204
[16] Klaus Bruhn Jensen, Dansk Mediehistorie, 1: Mediernes Forhistorie og 1840-1880 (Aalborg: Samleren, 1996), 72.
[17] P. M. Stolpe, Dagspressen i Danmark: Dens Vilkaar Og Personer Indtil Midten Af Det Attende Aarhundrede (Kjøbenhavn: J. Jørgensen, 1878), 1:83.
[18] Konu bağlamında "melodik/manzum haber şarkıları" (baladlar) için bkz. Jenni Hyde et al., Communicating the News in Early Modern Europe (Cambridge: Cambridge University Press, 2023), 30–53.
[19] Søllinge ve Thomsen'in bu konu hakkındaki iddiası şiir formatının devlet tarafından talep edilen biçim olduğu yönünde. Yani devlet emir verirken zaten "manzum" olacak demiş. Ne var ki bu iddiayı neye dayandırdıklarını bilmiyoruz çünkü bunu şerh etmiyorlar. Bkz. Jette D. Søllinge and Niels Thomsen, De Danske Aviser: 1634-1847 (Odense: Dagspressens Fond, 1988), 1:26.
[20] P. Hansen, Illustreret Dansk Litteraturhistorie (Kjøbenhavn: P. G. Philipsens Forlag, 1886), 462–73.
[21] Kirchhoff-Larsen, Den Danske Presses Historie: 1634-1749, 1:77.

Yorumlar